CEBİNİ TUT, AHLAKINI TUT, CÜZDANINI TUT… TUT TUT TUT!
.

Mehmet Talaslı KURUMSAL GELİŞİM MİMARI
-Ustayı eve çağırdık, kombi bozuk. Adam daha kapıdan girerken teşhisi koydu: "Bunu kim yaptıysa eli kırılsın!" Yahu ustam, geçen kış bunu sen taktın, biz sana yaptırdık! Tabii bunu diyemiyoruz, çünkü usta denen canlı türüyle empati kurulmaz, pazarlık edilir. Neyse, adam kombiye şöyle bir baktı, içinden bir tıkırtı çıkardı (tıkırtıyı nasıl çıkardığını hâlâ çözemedik), "şimdilik idare eder" deyip gitti. İki hafta sonra kombi yine bozuldu. Tesadüf mü? Hayır efendim. Bu, sektörün en eski geleneği: "Conta Gevşetme Sanatı." Usta giderken bir vidayı kıvırır ki, telefonun yeniden çalsın, çark dönsün, ekmek kapısı kapanmasın. Bizim kombi değil aslında, ustanın kira kontratı.
Sanayiye araba bırakmak mı? Allah düşmanımı görmesin. "Ön takımdan ses geliyor" diye bırakırsın, akşam gidersin, adam sana elinde klima kompresörüyle çıkar: "Abi bu da gitmiş, değiştirdik." Bir yerini yaparken öteki kabloyu söker, "sıfır parça taktım" der, kutudan çıkan parçanın boyası daha kurumamıştır — çünkü az önce yan dükkânda çıkma parçayı spreyle yenilemişlerdir. Araba sanayiden çıkar, ertesi gün elektrik arızası verir. Gidersin, "bu senden önce de vardı abi" der. Yani araba fabrikadan arızalı doğmuş, sen de yıllardır fark etmemişsin, usta sayesinde öğrenmişsin. Teşekkür borçlusun bir de.
Çamaşır makinesi bozuldu mu, geçmiş olsun. Servisi ararsın, adam gelir ve daha ayakkabısını çıkarmadan başlar saymaya: "Yol parası, servis ücreti, arıza tespit bedeli..." Bir liralık plastik dişliyi değiştirir, dört bin lira fatura keser. İtiraz edersen cevap hazır: "Orijinal parça beyefendi, Almanya'dan geldi." Kardeşim, o dişli Almanya'dan geldiyse ben de Kaf Dağı'ndan geldim. Ve işin en güzeli: Giderken makinenin başka bir yerini "ayarlar." Ne ayarı? "Yine gelsin" ayarı. Fabrika ayarı diye bir şey var ya, işte onun tam zıttı: Usta ayarı.
Gelelim marketlere. Aynı sokakta beş market, yan yana. Aynı kola: birinde 69, birinde 89, birinde 109, köşedekinde 120 lira. Toptancı aynı, fabrika aynı, rafı dizen çocuk aynı. Peki fark ne? Fark, dükkân sahibinin o sabah hangi ruh haliyle uyandığı. Vicdan fiyatlandırması. Biri "bugün biraz insaflı olayım" demiş 69 yapmış, öteki hanımıyla kavga etmiş 120 çekmiş. Denetim? Ha, o var, geçen sene bir zabıta görmüşler sokakta, fotoğrafını çekip market camına asmışlar, hatıra.
Pastaneye girersin, poğaça alırsın. Üçüncü lokmada yemek borun alev alır. Yağ o kadar kötü ki, poğaça yenmiyor, insan vücudunda kendi imhasını gerçekleştiriyor. Fiyatına bakarsan Paris'te kruvasan yiyorsun sanırsın; yediğine bakarsan petrol rafinerisinden yan ürün. Lokantada et sipariş edersin, kokusu şüpheli. "Hocam bu et biraz..." dersin, garson pişkin: "Izgaranın ateşinden abi." Izgara ateşi mi bozdu eti, yoksa et mi bozdu ızgarayı, onu bilim henüz açıklayamadı.
Bir ürün aldın, defolu çıktı. İade edeceksin ya... İşte komedi orada başlıyor. Geri götürsen taksi parası üründen pahalı. Kargo desen, kargo ücreti ürünü geçmiş. "Astarı yüzünden pahalı" lafı artık atasözü değil, resmî iade politikası. Diyelim inat ettin, götürdün, iade ettin. Kredi kartına paran ne zaman yatar? 45 gün sonra! Niye? "Bankadan bize geç yansıyor." Yahu satarken saniyesinde çekiyordun! Alırken ışık hızı, verirken deve kervanı. Senin paran 45 gün boyunca bankada bir yerlerde çalışıyor, çabalıyor, faiz üretiyor — ama sana değil, onlara. Paran senin, mesaisi onların.
Bir de gramaj oyunları var, ayrı bir sanat dalı. Çikolata küçülür, deterjan sulanır, cips paketinin yarısı azot gazıdır. Paketi açarsın, içinde cipsten çok hayal kırıklığı vardır. Aynı markanın Avrupa'daki bisküvisinde tereyağı, gerçek fındık; bizde glikoz şurubu, palm yağı ve aroma verici. Aynı fabrika, aynı logo, iki ayrı insanlık standardı. Bize reva görülen: "yer, bir şey olmaz" standardı.
COVID'den sonra bu memlekete bir şey oldu. Sanki topluca bir ahlak tutulması yaşadık. Utanma denen kas tamamen eridi. Esnaf müşteriye bakarken artık "velinimet" görmüyor, "yolunacak son kaz" görüyor. Vatandaş dükkâna girerken cüzdanını ön cebine alıyor, gözünü fiyat etiketinden ayırmıyor, çıkarken fişi iki kere kontrol ediyor. Çarşı pazar değil, mayın tarlası.
Ve asıl trajikomedi şu: Herkes birbirini kazıkladığını sanıyor ama kimse kârda değil. Sanayide seni kazıklayan usta, akşam lokantada bozuk eti yiyor. Lokantacı, evine çağırdığı sahtekâr kombiciye çarpılıyor. Kombici markete gidiyor, üç katı fiyata kola alıyor. Marketçi arabasını sanayiye götürüyor... Çember tamamlanıyor. Kendi kuyruğunu yiyen bir canavara dönüştük: Hem gülüyor, hem soyuluyor, hem çürüyoruz.
Rahmetli Demirel yıllar önce söylemiş: "Enflasyon sadece pahalılık değildir, ahlakı bozar." Bozdu efendim. Krizler aşılır, ekonomi toparlanır, kur düzelir — ama çürüyen ahlakın geri dönüşü yoktur. Bugün kazıklanan yarın kazıklar, çünkü "herkes yapıyor" diye diye namuslu kalmak enayilik ilan edildi.
İşin en acıklı yanı ne biliyor musunuz? Alıştık. Makinenin bilerek bozulmasına değil, bozulmamasına şaşırıyoruz artık. Aldığımız et gerçekten et çıkınca sevinçten fişi saklıyoruz. Poğaça midemizi yakmayınca "bugün şanslı günümüzdeyiz" diyoruz.
Arka cebinizi tutun derim. Sadece paranız için değil...
Kalan son umudunuzu da çalmasınlar.